Aile Kütüğü Aile Kütüğüne Hoş Geldiniz

ÖDEK KÖYÜ TARİHİ
SOSYAL KÜLTÜREL DOKUSUYLA YUSUBE AİLESİ

BAZI TANINMIŞ ZATLARA YÖNELİK BENİMSEME ÇABALARI

Hace Ahmet Yesevi (1082-1166) hazretleri yedi yaşına gelincedevrin uleması Yusuf Hamadani’den (1049-1140) dersler almıştır. Aynı hocadan dersler alan ve vefatından sonra da halifeleri olanlar vardır. Birincisi Abdullah Berki (ölm.1160) dir. İkincisi Hasan Endeki (1073-1157), üçüncüsü Ahmet Yesevi (1082-1166), dördüncüsü Abdel Halik Gücdüvani (1103-1179) dir.

Ancak Hoca Ahmet Yesevi, Hamadani’nin postuna oturmamış, yapılan daveti nazik bir şekilde reddetmiştir. Yerine Gücdüvani’nin getirilmesini salık vermiştir. Gücdüvani’nin talebesi ve halifesi olan Bahaeddin Nakşibendi (1318-1389), Nakşibendi tarikatını kurmuştur.

Nakşibendiler, tarikatın temellerini Gücdüvani’ye ve oradan da Yusuf Hamadani’den birlikte ders alan Ahmet Yesevi’ye getirip dayamak istemektedirler. Bunun ilk adımları Fuat Köprülü tarafından atılmıştır. Ahmet Yesevi’nin sünni inancında olduğu belirtilmiş ve Nakşibendi’nin temel dayanağı yapılmıştır.

Yıllar sonra bu subjektif davranışı Köprülü’yü çok rahatsız etmiştir. Nihayet İslam Ansiklopedisinin yayımında görev almış ve “Ahmet Yesevi” maddesini yazarken yapılan yanlışlığı açıklıkla dile getirmiştir. Tarihe karşı olduğu kadar Ahmet Yesevi’ye karşı da kendini affettirecek düzeltmeyi hayattayken yapmıştır. “Ahmet Yesevi klasik anlamda sünni değil, heteredoks bir sufidir. Eldeki mevcut Divan-ı Hikmet nüshalarının hiç biri onun zamanına ait olmayıp tamamen Nakşibendi geleneklerine göre sonradan düzenlenmiştir. Dolaysıyla Ahmet Yesevi’yi ve Yeseviliği bu açıdan değerlendirmek gerekir.” Demektedir.

Objektif olan bir bilim adamına da yakışan budur. Sayın Köprülü’nün bu davranışı her türlü takdirin üstündedir. Ne var ki, Köprülü’nün düştüğü bu elim duruma düşmek için can atan bilim adamlarına rastlanmaktadır. Bunu anlamak mümkün değildir.

Anlaşılan Köprülü’nün durumu bunlara ders olmamış!

Ahmet Yesevi’yi ihmal ve istismar etmek, bir görev midir?

Ahmet Yesevi’ye Nakşibendi damgası vurmak kimseye bir şey kazandırmaz

Ahmet Yesevi’yi Nakşi kimliğiyle okuyan ne tat alır ki?

Tarihi gerçekleri öğrenmek ve gerçekleri gelecek kuşaklara doğruları anlatmak varken, yanlışları anlatmak, tarihi saptırmak herkesten önce Türk bilim adamına yakışmaz.

Ahmet Yesevi’nin yetişip yaşadığı, sufi formasyonunu kazandığıçevreyi, onun sosyal ve kültürel yapısını, fikirlerini ve tarikatını yaydığı, benimsettiği topluluğun dini etnik ve sosyal yapısı dikkate alınmadan- bilerek yok sayılarak- Ahmet Yesevi’yi Nakşibendileştirmek daha baştan kendini yanlışa sokar. Bu Nakşibendiliğe hizmet değil, aslında en büyük kötülüktür.

Nakşibendilikten önce yaşamış olan “tarihteki Ahmet Yesevi’yi” bilmek önemlidir. Çünkü, Yesevilik tarihi, Türk kültür tarihiyle eşdeğerdir. Yesevilik ve onun öğretilerini içeren Hikmetleri eldeki tek yazılı kaynaktır. Bu kaynakları tahrif etmek Türk tarihine indirilmiş en ağır darbedir. Böyle bir darbeyi bir Türk’ün indirmesi hainlik olmasa bile gaflettir. Başka milletten biri yapsa anlarız. Ama bir Türk’ün böyle bir darbesini anlamakta insan zorlanıyor.

Bugünkü kültürümüzü anlamanın yolu, geçmişimizi bilmekten geçer. Anadolu, Ortadoğu ve Orta Asya Türk tarihini ve kültürünü en gerçekçi olarak bilmek ve günümüzle ilişkilendirmek Ahmet Yesevi’nin ciddi şekilde incelenmesinden geçer.

Alevi toplumuna ve dolaysıyla Ahmet Yesevi’ye yakıştırılan “heteredoks İslam” damgasını vuranlar da çıkmaktadır. Bunlar her halde kendilerini “İslam ortodoksisinin” içinde gören sünni İslam yanlılarıdırlar.

Ortodoks İslam, iktidarı elinde bulunduran şeriat kudretine sahip halifeliktir. Yani sünni olan Emevilerdir. Esas bu olunca, karşısında yer alanları da “sapkın İslam” saymışlar.

Aynı çevreler, daha halifelik devrinde, İslamiyeti kuran ve yayan Hz. Peygamber ve onun soyu ehlibeyti de, heteredoks saymakta geri kalmadılar!

Kim kime göre ortodoks? Önemli olan budur.

Aslında kendi inancı dışındakileri “sapkın” olarak kabul etmek ayrıca bir hatadır.

Türklerin İslamiyeti kabul ettikleri yüzyıllarda, kitabi ve doktriner olarak İslam anlayışına yeterince nüfuz etmeye ve kabul etmeye zaten imkan yoktu. Çünkü;

Bir tarafta, İslamiyeti kuran ve yayan Hz. Peygambere ve onun soyuna karşı girişilen katliamlar sürüyor ve muhalif kanat gittikçe büyüyor; diğer taraftan bunlara cephe almış iktidarı elinde tutan halifelik asıl amacı ganimet elde etmek olan İslam orduları sözde İslamiyeti yaymak için Türk dünyasına seferler düzenliyorlardı.

Türkler, İslamı ister istemez eski inançlarının doğrultusunda ve etkisi altındakalarak anlamaya çalışmışlar. Onların kitabi İslamı, bu şartlar altında, tamı tamamına almalarını kimse bekleyemez. Öyle de olmuştur. Bazı konularda farklılaşmış bir İslam anlayışının Türkler tarafından geliştirildiğine tarih tanıklık ediyor. Arabistandaki İslamiyetin de Hz. Peygamber zamanındaki İslamiyetle aynı olduğunu kimse iddia edemez.

Ne Ahmet Yesevi’de sünni Nakşi izleri ve ne de Nakşilikte Yesevi fikirlerini bulabiliriz.

Ahmet Yesevi’ye sünni Nakşibendi damgasını vurmanın altında Yesevi’nin derin kültürü, din ve ahlak anlayışı hakimdir. Onun geliştirdiği tasavvuftaki dört kapı 40 makam öğretisi bugün bile dünyanın dört bir yöresine yayılmış Alevi Bektaşi inancında olan milyonlarca Müslüman tarafından yaşatılmaktadır. Bazı Nakşiler, her halde bu milyonları kendilerine katmanın hesabını yapıyor olmalılar.

Aynı şekilde bir kısım Nakşiler, Fuzuli’nin doğumunun 500, yılı sebebiyle 1996 yılında İstanbul’da bir Sempozyum düzenlediler. Fuzuli’nin alevi olduğu ve Hz. Ali türbesinde yıllarca türbedarlık yaptığı, Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin için methiyeler yazdığı biliniyor. Şiirlerinde buram buram Alevilik kokan Fuzuli, bir çırpıda, kaşla göz arasında Nakşibendi yapılıvermek isteniyor. Ahmet Yesevi’ye yapılmak istenenler Fuzuli’ye de yapılmaya çalışılıyor.

Bunu yapanlar acaba ne kazandırlar?

Onlara kimler aferin der?

Aynı şekilde Yunus Emre’ye, Mevlana’ya, hatta Hacı Bektaşi Veli’ye de sünni Nakşibendi damgası vurmaya kalkıştıklarına tarih tanık oluyor. Ünlü Türkolog İrene Melikof birçok eserinde bu arada “Uyur İdik Uyardılar” adlı eserinde Ahmet Yesevi’yi, Yunus Emreyi ve diğer erenleri gerçek kimlikleri ile yerli yerine koymaktadır. Ancak, 26-27 Eylül 1991 tarihlerinde yapılan Uluslar arası Ahmet Yesevi Sempozyumuna sunulan bildirilerin Kültür Bakanlığınca 183 No’lu 1992 tarihli yayınında “Sir Derya ve Fergana civarında yaşayan Türk boylarına İslam dini öğretmiş ve dinini yaymak için onlara Hikmetlerini söylemiş. Yunus Emre ve Ahmet Yesevi’nin hayatlarının bir çok benzer tarafları var. İkisi de, İslam medeniyetlerinin kültürlü şehir merkezlerinde okumuşlar; ikisi de, sünni ve Hanefi doğmalarına sahip idiler. Fakat ikisi, halka dönüp, Türk boylarına İslam dinini yaydılar. Öğretilerini daha kolay yayabilmek için, halkın bileceği sade bir dilde şiirlerini okudular. Bu şiirlerin aracılığıyla Türkmenlerin kalblerine girdiler.

Yesi’de Ahmet Yesevi Türkmen boyları arasında bulunduğu için o ortamın fikirlerine ve geleneklerine uymaya mecbur kalıyordu. Zaten bir ortam ona yabancı gelmiyordu. Bozkırda yaşayan Türk boyları, samimi Müslüman olmakla beraber, inançları sade ve tabiata yakın kalıyordu. Aynı zamanda eski geleneklerine bağlı idiler.”Denilmektedir.

Bu beyanların İrene Melikof’a ait olduğunu söylemek oldukça zor. O halde geriye tek bir olasılık kalıyor; birileri planlı bir şekilde kasten ve bilerek gerçekleri çarpıtmaktadırlar. Tarihi gizlemekte ve taşları yanlış yerlere koymaktadırlar. Kafaları karıştırmaktadırlar. Bu tür sefil davranışlar, Türk toplumuna sadece zaman kaybettirmektedirler.

Sempozyumlar, Kolokyumlar, Bildiriler, Doğum günü kutlamaları, şenlikler demek ki birer bahane. Değerli bilim adamları doğruları yazsa bile, bir noktada birileri devreye girip çarpıtabilmektedir. Hele hele son paragrafta, ipe sapa gelmez iddiaları, bunların zihinlerinin çarpıklığının ne derece kronikleştiğini ortaya koyması bakımından çarpıcıdır. “Ahmet Yesevi, Yesi’de Türkmen boyları arasında bulunduğu için, o ortamın fikirlerine ve geleneklerine uymaya mecbur kalıyordu.” Buna kim inanır? Bu bilim adamına hiç yakışmayacağı gibi, herhangi bir insana da yakışmaz. Hele amacı kültürü araştırmak ve yaymak olan Bakanlık mensuplarına hiç mi hiç yakışmaz. Ne yani Yesevi’nin başına birisi silah mı dayamıştı ki, orda dünyaya gelip, orda yaşamıştı, orda irşad etmişti? O hiç dünyaya açılmadı mı? Medine’ye, Bağdat’a, Küfe’ye, Kerbela’ya gitmedi mi? Sayram, Buhara, Semerkand, Herad’ı dolaşmadı mı?Sadece bir ortam (Yesi bozkırları) ona yabancı değilmiş. Onun dışında her şey, herkes yabancı sanki? Yesevi uzaydan mı geldi? 63 yaş, başka iddialara göre 85 yıl veya 125 yıl ömür süren Yesevi’yi bu kadar süre Türkmen boyları arasında yaşamaya kim veya kimler mahkum ettiler dersiniz? Gül dalında güzeldir. Yesevi’yi Yesevi yapan, güzel yapan onun içinden çıktığı toplumdur. O toplum ki bizim toplumumuzdur, Türk toplumudur.

Akıl ve gönül fukarası olanların düştükleri şu duruma üzülmemek elde değil. Yesevi’yi Türkmen boyuna yakıştıramıyor musunuz? O bundan rahatsız değildi. Siz neden rahatsız oluyorsunuz? Erenlerle uğraşmayınız. Erenler Allah dostudur. Allaha en yakın insanlardır. İncitmeyiniz onları. Onlar hangi ortamlarda bulunacaklarını kendileri tayin ederler. Etmişler de. Bizlere de bunu olduğu gibi kabullenmek düşer. Dini inanç ve vicdan özgürlüğü de dahil olmak üzere bugün dünyada yükselen değerler olarak karşımıza çıkan insan hakları, Alevi toplumunda eski çağlardan beri hayata geçirilerek uygulana gelmiştir. Bu Ahmet Yesevi’de, Hacı Bektaşi Veli’de, Yunus Emre’de, Abdal Musa’da, Fuzuli’de, Pir Sultan’da, Aşık Veysel’de, daha başka binlerce erenlerde devrin doruklarına çıkmıştır. Geniş bir coğrafyada milyonlara varmıştır. Bu Türk büyüklerinin ortak paydası olan Aleviliğin bilinip tanınmasını, yükselmesini böyle mi durduracaklar? Tarih bunu başaramamış. Kim başarabilir ki?

Fuat Köprülü’den daha büyük, daha bilgili, kuvvetli ve kudretli bir yazar çıkmış mıdır? O da aynı hataya düşmüştü. Kabul etti ve sağlığında özür diledi. Hatasını düzeltti. Ruhu şad olsun.

Benzer hatayı yapanlar bu kabahatleriyle birlikte mi anılmak istiyorlar?

Nakşibendi de ulu bir kişidir. Şüphe yok ki o da Allah dostudur. Ancak, olmadığı halde bazı zatlara Nakşi denilerek, hem Nakşi hazretlerine karşı saygısızlık yapılıyor ve hem de bu erenlere karşı büyük haksızlık ediliyor. Kemikleri sızlatılıyor. Ruhları rahatsız ediliyor. Dahası, yeni kuşaklara yalan yanlış bilgiler verilerek onların körpe beyinlerini ve tertemiz duygularını zehirliyorlar. Tarihe ve Türk dünyasına ihanet ediyorlar. Gerçekleri çarpıtıyorlar. Bu gençler yarın sizi affedecekler mi? Sünniliğe hizmet edeyim derken Türklüğe ihanet edilmiyor mu?

Dininizi, mezhebinizi, inanç sistemlerinizi bir gün değiştirebilirsiniz. Ama, Türklüğünüzü asla değiştiremezsiniz. Bakınız Özbek Prof. Dr. Hamid Gulamoğlu Nigmetov ne diyor; “Ahmet Yesevi klasik anlamda sünni değil, bir sufidir." Yabancı bilim adamları gerçekleri bu kadar açık ve net ortaya koyuyorlar da Türk bilim adamları neden suyu tersten akıtmaya çalışıyorlar? Anlamak mümkün değildir.

Güneş balçıkla sıvanmaz,

Gün doğar, alem görür.

ÖDEK KARA CUMA OĞLU (YUSUBE) AİLESİ KÖKENİ

Her canlının bir ömrü vardır. Doğan bir insan 20 yıl kadar süren çocukluk ve ergenlik evresinden sonra 30-40 yıl kadar gençlik ve olgunluk dönemini yaşar. Bu dönemin sonunda 10-20 yıl süren duraklama ve ardından gerileme dönemine girer. Devletler de tıpkı bir canlı organizma gibidir. Osmanlı İmparatorluğu 1299 yılında kuruldu. 600 yıl sürenömründe ilk 40-50 yılı kuruluş ve toparlanma ile geçti ve kuvvetli bir devlet oldu. 150-200 yıl kadar süren egemenlikten sonra duraklama ve gerileme devrine girilmiştir. Gerileme devri 300 yıl sürmüştür. İmparatorluğun son zamanlarında artık bir zafer yok, aksine yenilgiler peşi sıra gelmektedir. Yenilgi, toprak kaybının yanında, hazineden de milyonlarca altının tazminat olarak ödenmesi demektir.

XIX.Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu birbiri ardına savaşlar, Kırım Savaşları, Rusların Doğu Anadolu’nun bir bölümünü işgal etmesi, Makedonya’da halkın ayaklanması yanında Anadoluda da Türkmen aşiretleri ve bazı aşiretler arasındaki çatışmalar can sıkıntısı olmuştur. İç karışıklıklar ve dış ülkelerle yapılan savaşlar, salgın hastalıklar ülkeyi oldukça yıpratmıştır.

Devletin başkenti İstanbul’da da büyük gelişmeler olmuştur. Savaş kazanarak hazineye altın konulamadığına göre devlet ihtiyacı olan altını vergi olarak kendi halkından toplamanın yollarını aramaya başlamıştır. Büyük Reşit Paşa 1839 yılında “Islahat Fermanını” yayınlamıştır.

İç karışıklıklar giderilmiş ve dış ülkelerle antlaşmalar yapılmıştır. Bundan sonra devlet içinde “yerleşik düzen” kurulması fikri ağırlık kazanmıştır. Devlet, nerde ne var bilmek istemiştir. Devlet arazileri kadastro çalışmasıyla kimler tarafından işletildiği tespit olunmak ve vergiye bağlanmak zorunluluğu doğmuştur.

Yeniçeri askeri kaldırıldığı için yeni orduya asker almak gerekmiştir. Doğu ve Güney Anadoluda Türkmen oymaklarının takibi sonucunda “iskan harekatına” girişmek zorunda kalınmıştır.

Kara Cuma Oğlu ailesinin ulaşılan ferdi Yusuf Efendi’dir. Yusube ismi de Yusuf Beyden gelmektedir. Halk dilinde kısa fonetik söylemde Yusube şeklinde telaffuz edile gelmiştir. Yusuf Bey, Mehmet Kahyanın (Kethüda) oğludur. Kara Cuma oğlu ailesi Oğuz Türklerindendir. Kara yaşam biçimini seçen Oğuzların On Oklar kolundan, Türkmen Boyundandır. Türkistan’da yaşamakta iken Moğol istilası nedeniyle sürekli batıya doğru göçe zorlanan Türkmenlerin büyük bir kısmı Horasan’a, oradan da Kafkaslara ve Azerbaycan’a gelip yerleşmişlerdir. Dilleri öz Türkçe’dir. Giyim, kuşam, gelenekleri, örf ve adetleri ile Türklüğün özünü yaşarlar. Aile fertlerine konulan yaygın isimler şunlardır: Hasan, Hüseyin, Muhammed, Cafer, Müslüm, İbrahim, Halil, Mehmet, Haydar, Cemal, Cuma, Rıza, Musa, Süleyman, Kazım, İsmail, Mustafa, Eyüp, Gazi, Veli, Ali, , Sultan, Elif, Cennet, Mihriban, Fatma, Nergiz, Nevruz, v.b. Eskiden başlarına giydikleri başlığa “Papak” veya “Börk” deniyordu. Yardımlaşma ve imece işlerine de “Kubaşık” denilmektedir. Şamanizm’in bir çok kalıntısı gelenek halinde devam ettirmişlerdir. Medreselerden uzak durmaları onlara dillerini koruma olanağı vermiştir.

1768 Osmanlı-Rus savaşlarının başlamasıyla, Rusların saldırılarına hedef olan Kafkasya halkından on binlerce Türk Anadolu’ya doğru akmaya başladı. 1780-1800 yıllarında devam eden Rus saldırıları nedeniyle de 300 binden fazla Türk, Kafkas ve Azerbaycan’dan koparak Anadolu’ya göç etmiştir. Başlayan göçler sonrasında Kars, Iğdır ve Ardahan yörelerine gelip yerleşmişlerdir. Daha sonraki yıllarda baş gösteren zorunluluklar nedeniyle bunların bir kısmı Amasya, Tokat, Sivas, Çankırı, Konya, Aydın, İçel, Adana, Bursa ve Adapazarı dolaylarına yerleştirilmişlerdir. Kara Cuma ailesinin bu göçler sırasında önce Kars ve daha sonra da Sivas’a geldikleri büyük bir ihtimaldir. Kars yöresinde iken kuraklık baş göstermiş. Büyük ölçüde geçim sıkıntısı çekmişler. Kuraklıkla birlikte zararlı hayvanların; çakal, kurt, ayı gibi yırtıcı hayvanların saldırıları ve yılan-çayan gibi sürüngenler büyük zararlar vermeye başlamış. Can ve mal güvenlikleri için bir başka yurt bulmak kaçınılmaz olmuş ve yeniden bir göç zorunlu hale gelmişti. Hayvanlarına daha iyi otlaklar bulmak üzere yaz aylarda günbatımına doğru yola çıktılar. Şehirler ve yerleşim yerlerinden uzak durdular. Irmak ve dere kenarları, yaylalık yerlerden geçtiler. Bu göç birkaç yıl sürdü. Çünkü, ailelerle birlikte sürülerin göçü çok zor ve çok da riskliydi. Ayrıca, gözleri tutan ve tüm hayalleri gerçekleştirebilecekleri bir yere henüz ulaşmamışlardı. Artık toprağa yerleşmek, ekip-biçmek istiyorlardı. Soy, sop yerleştikleri toprakta kök salsın istiyorlardı. Malı davarı daha semiz olsun, topraktan bire kırk, bire elli ürün alınsın. Bölgeyi hem yazlık ve hem de kışlık kullanılabilsin. Böyle bir yerin özlemi her zaman duyulmuş, ancak uygun bir yer ve huzur bulunamamıştı. Batıya ilerledikçe daimi olarak kalacak yerin bulunması heyecanı hemen herkesi sarmış, adeta tek bu düşüncede odaklaşmışlardı.

Kara Cuma Ailesi, mal, davar ve ev eşyalarıyla büyük bir kervan oluşturarak Erzurum, Erzincan, Tunceli üzerinden önce Malatya’ya ve daha sonra da Divrik yakınlarında Palandöken veya Palanga (Hars) denilen yöreye gelip geçici olarak konakladılar. Orada bir yıl geçirdikten sonra şimdiki yerleşim yeri olan Ödek’in karşısına suyu ve otu bol olan Adaçayırı diye bilinen bölgeye gelip yerleştiler. Adaçayırının doğusunda Gömürgen’e bakan tepede ilk evlerini yaptılar. Tepe ayrılıkta Hasanağagile düşmüştür. Buradaki yıkıntı harabeler o devirde Kara Cuma Ailesine geçici olarak ilk hanelik etti.

Kara Cuma, Yusuf Efendi ve oğullarından inen soyu ifade eder. Kara Cuma Ailesi ile birlikte değişik bölgelerden gelen aileler de aynı bölgeye yerleşmişlerdir. Bunlar arasında Yönüze (Yunus Efendi ve oğulları), Döyde (Toydu oğulları) ve Hamise (Hamıs Efendi ve oğulları)bulunmaktadır. O tarihlerde Ödek’in şimdiki yerinde Bizanslılar oturmaktadır. Ancak, bölgenin Türkler eline geçmesinden sonrasıkıntı yaşamamak için göç etmeleri nedeniyle sayıları gün geçtikçe azalmış ve birkaç hane kalmıştır. 1700’lü yılların sonlarına doğru tamamı göçüp gitmiş ve gayri Müslim olarak kimse kalmamıştır. 1780-1800 yılları arasında Ödek tamamen Türk yurdu olmuştur. O dönemin çetin mücadelelerini ortaya koyan Türklerin gömüldüğü “gömeri”, gavurların kırıldığı yer olan “gavur kırağı””, Türklerin ele geçirip yerleştiği “Türkeli”, Hıristiyanlardan alınan “gavur ağılı”, v.b. yer isimleri dikkati çekmektedir.

ÖDEK YERLEŞİM YERİ

Ödek’e en yakın şehir olan Divrik, Hititler zamanından beri (İ.Ö. 550) yerleşim yeri olarak kullanıldığı bilinmektedir. Şehir, İ.Ö. 330 yılında Kapadokya krallığının egemenliğine ve buranın da Bizans’ın egemenliğini tanımasıyla birlikte Bizans imparatorluğunun egemenliğine geçmiş oldu. Yunan kaynaklarında Apbrike ve Bizans kaynaklarında Tepbrike adiyle tarih yazmalarına geçmektedir.Arap tarihçileri Abrik şeklinde isimlendirmişlerdir. 1071 Malazgirt savaşından kısa bir süre sonra Türklerin egemenliğine geçmiştir. Türkler stratejik önemi olan bu şehre Divrik adını vermişlerdir. Divriği, 1072 de Mengücük Gaziye verilmiştir. Rakım 1300 m. civarındadır. Şehrin batısı, doğusu ve kuzeyi dağlıktır. Yer yer 2000- 2700 m.ye ulaşır.1975 yılında 12 302 olan nüfus, 1980 yılında 14 679 olmuştur.

Divrik, Türklerin eline geçtikten sonra ilçenin önemli noktalarına ve bu arada geçit durumundaki köylerine soyu sopu Türk olan aileler yerleştirilmiştir. Civardaki köylere olduğu gibi, Ödek’e yerleştirilen ailelerin bu nedenlerle özenle seçilmiş olduklarını şimdi daha iyi anlıyor ve hayranlık ölçüsünde takdirle karşılıyorum. Çünkü, batısında Kangal’a açılan kapı durumunda Gökçebel, Tombak ve Koçkayası geçitleri, Höbek üzerinden Sivas’a ulaşıma izin veren Gökgedik (Karasar Geçidi olarak haritalarda geçer) geçidi, Mursal yolu üzerindeki Ağkale geçidi Ödek sınırları içinde kalmaktadır. Ödek Kalesi, bu noktaları gören hakim bir tepe üzerindedir. O tarihte güney-kuzey ve doğu-batı bölgelere geçit veren dağlık ve plato sahalarına hakim kumanda merkezi durumundaydı. Selçuklu Devleti ve Mengüçoğulları, özbe öz Türkmen soyundan gelenleri satranç taşları dizer gibi Divrik ve civarına özenle yerleştirmişlerdir.

Türkler yurtlarına ad koyarken öz Türkçe isim olmasına, anlamının yiğitlik, mertlik, kutsallık noktasında iyi, güzel ve ongun olmasına özen göstermişlerdir. En son konaklayacakları bölgeye gelen Yusube Ailesi, buraya ad koyarken aynı özeni göstermiştir. Kökenini ve kimliğinien iyi şekilde yansıtsın, ulu, uğurlu,kademli olsun diye yerleştikleri bu yeni yere ÖDEK ismini vermiştir. Ödek, sıradan bir isim değildir. Özelliği olan, manası derin öz Türkçe bir isimdir. Ödek, Büyük, Ulu, Yüksek, Muhterem, Pir, Yaşlı, bol sulu yer anlamına gelmektedir.

ÖDEK sözü fiil olarak, ödemek eyleminden gelir. Ödemek, ödemek gerek, ödeyelim, ödeyeceğim, öderiz, ödenek, ödenecek şey, tazminat, ödeme zamanı, zaman, o zaman, o zamana dek, o zamana kadar, ödeyinceye kadar anlamlarına gelmektedir. Bazı yörelerde lehçe olarak, gelecek misiniz? Sorusuna, geleceğim, geliriz anlamına kısaca “gelek”, verecek misiniz? Sorusuna yanıt verirken, “verek” dendiği gibi, ödeyecek misiniz? Sorusuna da kısaca “ödek” de denilmektedir. ÖD ve EK sözcüklerinden türemiş bileşik isimdir. Ödek kelimesinin ilk hecesi Öd= “Zaman, vakit, iç, edep” demektir. İkinci hece olan Ek ise, “Kutsal Ek Dağları” anlamındadır. Orhun Yazıtlarında, Kül Tigin Abidesi, Kuzey cephesi 10. satırında “Öd Tengri yaşar” denilmektedir. Tonyukuk Abidesi İkinci Taş batı cephesinde 9. Satırında da “Yinçü ögüzüg keçe Tınsi Oğlı aytığma bengilig Ek tağığ ertürtüm.” [İnci nehrini geçerek Tinsi Oğlu denilen mukaddes Ek dağını aşırdım.]Cümlesinde geçen Kutsal Ek Dağlarından bahsedilmektedir.

Ödek, bu iki öd ve ek kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuş, “Zamanın Kutsal Dağı”, “Kutsal Dağlar”, “Zaman Dağları”, “Tanrı Dağları” veya “İç Dağlar” anlamına gelen bir sözcük olarak daha önce yaşadıkları bölgelerdeki coğrafyaya benzetme ve/veya ongun saydıkları yerin adını burada da yaşatma düşüncesiyle, Atalarımızca isimlendirilmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Kaşınbaşı, Kale, Küçük Harmancık, Beşoyuk, Selkaya, Koçkaya, Keltepe, Terzikaya, Hıdırellez, Göldağ, Gonahgörmez dağı, Ortadağ, Mehmetdağı, Kuyu, Höyük, Dolupınar, Çalıkoyak, Yılanlıtepe, Şemsitepe, Baydığıntepe gibi dağlar ile çevrili geniş bir platonun doğuya açılan kapısı konumunda Kızılkaya Dağı yükselmektedir. Ödek bu platoya geçit veren iç kapı durumundaki Kızılkaya dağının eteklerinde konuşlanmış bulunmaktadır. Ayyıldızda olduğu gibi, yarım ay şeklinde dağlar içinde bir iç dağ, coğrafi konum olarak, ÖDEK adına pek de uygun düşmektedir. Ödek, gerçekten de çevresi dağlarla çevrili doğal kale durumunda hafif engebeli bir plato ve yarım ayın açık olan ağzında kızıl bir yıldız gibi yükselen Kızılkaya eteğinde, Divrik ovasına tepeden kartal bakışıyla bakan panoramasıyla eşsiz güzellikte bir yerdir.Atalarımız buraya geldikten sonra bölgedeki tüm yabancı yer adlarını, aynı özenle, öz Türkçe sözcüklerle değiştirmişlerdir. (Bkz. Ödek Yer Adları Dizini).

Ödek Köyü, Divrik’in batısında 1 850 m. Rakımı olan çevresi dağlarla çevrili yemyeşil bir vadide konuşlanmıştır. İlçeye 25 km. mesafededir. Otomobil ile 15 dakika, traktörle 30 dakika, at ile 1 saat ve yürüyerek 4-5 saatte ulaşılır. Doğusunda Karasar, batısında Ceviz, kuzeyinde Höbek, kuzey-batısında Avçarcık (Karaguz), Güneyinde Bahtiyar, Sören (Susuz Viran veya Susuz Ören) ve Vazıldan, güney-batısında Gökçebel (Venk veya Bahtiyar Fengi) Köyleri ile çevrilidir.

Köyün içinden Ödek Çayı geçmektedir. Çayın kolları Korusuyu deresi, Apazsuyu deresi (Goz deresi), Çataksuyu, Ağdere, Adaçayı, Ören dere, Derin dere ve Mayman deredir.

Ödek yerleşim yeri olarak, Boğaz ve Korudan gelen Korusuyu, Ortadağdan gelen Çatakdere, Susuz ve Daşçiğitten gelen Ağdere ve Apazdan gelen Apazdere’nin kesiştiği deltada kuruludur. Bu üçgen delta, Ağtarla diye anılır ve Köyün yerleşimine anayurtluk yapar. Ayrıca, Köyün karşısına güneyine düşen Karşı Mahalle ile, doğusunda Karaseki ve kuzey-doğusunda Türkeli Mahallesinde de yerleşim yerleri bulunmaktadır. Köyün hemen kuzey taraf üstünde rakımı 2 500 m. olan eski bir volkanik dağ olan Kızılkaya yükselmektedir. Güney cephesinde Mehmetdağı 2 400 m ve Ortadağ 2 450 m., batısında Göldağı ve Konakgörmezdağı 2 600 m. İle çevrilidir. Köyün doğu cephesi Divrik istikametine doğru vadi şeklinde uzayan görüş alanı açıktır. Köy sınırları içinde en yüksek dağ Terazi (Terzi) kayası olup 2 650 m. civarında rakıma sahiptir.

Ödek, Bizanslılar döneminde yerleşime açılmıştır. Bizans mimari tarzındaki yapılar buraya yerleştirilen Türkler tarafından ahır ve ağıl olarak uzunca bir süre kullanılmış ve zamanla yıkılıp yok olmuştur.

Bizanslılar döneminde inşa edilen Kale (rakım: 2 200m.) bazı surları yıkılmış olmakla birlikte hala heybetiyle ayakta durmaktadır. Kale, stratejik konumu olan askeri bir üs, ileri karakol, saldırı ve savunma amaçlı inşa edilmiştir. Civar köylerde buna benzer bir kale yoktur.Girişe, tepeye uzanan dar bir boyundan geçilerek varılabilir. 300 derecelik çevresi uçuruma bakar. Kaleye giriş hariç, yaklaşmak dahi mümkün değildir. Kale içinden uçurum yönü olan güneyde 400 metre aşağıdan akan dereye yeraltından gizli bir geçitle inilebildiği ifade edilmektedir. Civar dağların yer yer 2500 m ila 2700 m.’ye ulaşan yükseklikleri ve sarp kayalıklarla örtülü olması eşkiyaların rahatça barınmalarına ve buralardan saldırılar düzenlemelerine olanak verdiği asla gözden uzak tutulmamalıdır.Kale teröristlere karşı bu amaçlada kullanılmış olabilir. Kale içinde ciddi bir kazı çalışması hiç yapılmamıştır. Bu bakımdan ne zaman ve kimler tarafından yapıldığı bilinmemektedir.

ÖDEK’E İLK YERLEŞTİRİLEN AŞİRETLER

Kara Cumaoğlu (Yusube) Aşiretinin bilinen ilk lideri Yusuf Efendidir. 1700 lü yılların başında 2 oğlu ve 2 kızı ile birlikte evcek göç ederek Divriği Palandöken yöresine, oradan da Ödek Köyüne gelir ve yerleşir. Aynı dönemde Ödek Köyüne gelen başka aşiretler de vardır. Bunlar:

1. Yusube Aşireti : Yusuf oğulları, Lideri: Yusuf Efendi.

2. Yönüze Aşireti : Yunus oğullar, Lideri: Yunus Efendi.

3. Döyde Aşireti : Toydu oğulları, Lideri belli değil.

4. Hamise Aşireti : Hamıs oğulları, Lideri Hamıs Efendi.

Ödek Köyüne daha sonraları 3 Aşiret daha katılır. Bunlar:

5. Şahnalılar Aşireti : Tokat ili Şahna Köyünden gelmişlerdir.

6. Diliseler Aşireti : Sivas -Tokat arasında Köse dağ yöresinden

7. Sarı giller Aşireti: İran’dan Kars Iğdır’a ve oradan Ödek’e gelmişler.

Yusube Aşireti Ödek Köyünün karşısında Hark başında Ada çayırına yerleşmişler. Çadırlarını çayırlık alana kurmuşlar. Daha sonraları, şimdi Hasan Ağa gile düşen Kel tepe mevki nede bir ev ve ağıl yapmışlar. Köye yerleşmenin ilk adımı bu olmuş. O tarihte Köyde yerleşik olan Hıristiyan aileler varmış. Köy boşalınca Ödek Çayının kuzey kenarı boyunca, değirmen mevkiine yerleşmişler. Bugün Yusube Aşiretine dahil olan aileler şunlardır:

- ACUN(YUSUBE-ALİ SOYU),

- KARŞI (YUSUBE-ALİ SOYU),

- KARŞIGİL (YUSUBE-HAYDAR SOYU),

- ÖZCAN (GÖNDERENLİ GİLLER),

- SELKAYA, (KÜÇÜK MEMET GİLLER),

- EKEN (HASAN AĞAGİLLER),

- MUCUK (NEBİ KAHYA GİLLER),

- MUCUKGİL (NEBİ KAHYA GİLLER),

- ÖRDEK (HÜRÜ GİLLER)

- UĞURLU (HAVLACI GİLLER)

- ASLAN (ALABAŞ GİLLER),

- KAYA (BAYRAM GİLLER)

Yönüze Aşireti ilk olarak Ödek Köyünün altında ve değirmen karşısına yerleşmişler. Bu Aşirete bağlı olan başlıca aileler şunlardır:

- GEDİK(YÖNÜZE GİLLER),

- ÇIRAK,

- ŞENER (KAHYA GİLLER),

- AŞÇI,

Döyde Aşireti, Toydı oğullarının ağırlıklı olarak bulunduğu farklı yörelerden gelmiş gruplardır. İlk önceleri, Ödek Köyünün doğusuna ve Koz deresi boyunca yerleşmişler. Daha sonraları köyün batısında ve karşısındaki arazilerine ev yapmışlardır. Geniş bir Aşirettir. Başlıca şu aileler vardır:

- TOY (ALLI GİLLER),

- TOYDU(ALLI GİLLER),

- ÇİÇEK (ÇİÇEK GİLLER),

- ÇİÇEK (MÜRÜT GİLLER),

- DİLEK (HİMMET GİLLER),

- ÖZ (HİMMET GİLLER),

- ÇELİK (HATIN GİLLER),

- ERDOĞAN (CAFAR GİLLER),

- ÖZYURT (RAMADAN GİLLER),

- ÇATAL (ÇATAL GİLLER),

- ÖZDEMİR (HACEY GİLLER)

- BEŞENK (KEKEÇ GİLLER),

- ŞEREMET (KARACA GİLLER),

- ÇINAR,

- ULUCANLAR,

- AYDIN,

- SARIGİLLER,

- YÜKSEL (KADİRÇAVUŞ GİLLER),

- KARASEKİ (MIHLI GİLLER),

- ŞAHİN (HASAN ÇAVUŞ GİLLER), Bu aile, Kadir Çavuşun kardeşi olan Hasan Çavuş, Dışlık köyüne göç etmişler. Orada Kepekçi giller diye bilinirler. Daha sonra çocukları tekrar Ödek Köyüne dönmüşler ve eski arazilerine yerleşmişler.

Hamise Aşireti, Ödek Köyünün doğusuna Cıngıllı mevkiine yerleşmişler. Daha sonraları köyün batısına bir grup göç etmiştir. Başlıca aileler şunlar:

- HAMIS,

- GÜL (HAMİT GİLLER),

- GÖL (ESAT AĞA GİLLER),

- NERGİZ (GÜCÜK GİLLER),

- AYDOĞDU GİLLER

Şahnalılar, Ödek Köyünün doğusuna, Cıngıllı pınarının üst bölgesinde Türkeli mevkiine doğru yerleşmişler. Başlıca şu aileler vardır:

- YARDIMCI,

- YARDIMCIGİL (HİMMETEĞENLER),

- BİLGE (GÜLEY GİLLER),

Diliseğenler, Ödek Köyünün batısında ve Ödek deresi civarında yerleşmişlerdir. Başlıca aileler şunlardır:

- KÖSE,

- KÖSEGİL,

- ÖZTÜRK (HACEY GİL),

- KAYA (KAYAGİLLER),

Ayrıca Ödek Köyüne gelip yerleşmiş bir aile daha vardır. BANAKLAR. Banak Köyünden gelmişler. Soyları yürümemiş, zürriyetleri tükenmiştir. Bunun üzerine, tüm malları YÖNÜZE OBASINCA taksim edilmiş.

Aile büyüğümüz Yusuf Efendi, "Yusuf Efendi " Meno (Menekşe) Hatun 1.a ile evlenmiş. 2 oğlu 2 kızı olmuştur.Fato (A), Mılla Ahmet (B),Kara Cuma (C) ve Nevruz(D) adında 4 çocuğu olmuş. Fato Banak'a gelin gitmiş. Nevruz'u eviçinde damat Hasan Ef. (ZA) ile evlenmiş. Hasan Ağa gillerin atası olanbu zat ayrılıkta 2 hissenin 1'i Kara Cuma'ya kalmış, 1'i de Hasan ağa gile bu yolla intikal etmiştir.

İki oğlundan Mılla (Molla) Ahmet’in çocuğu olmamıştır. Mılla Ahmet, atına sahip olmak amacıyla Divrikli Osman tarafından zehirlenmiş ve Odur (Kayadibi) Köyü karşısına kadar atının sırtında gelmiş ve orada attan düşerek ölmüştür. Çocuğu olmamıştır.

Kara Cuma (Cuma Koca), Yusuf Efendi’nin ikinci oğlu olan Cuma Koca, esmer, uzun boylu, yakışıklı yağız bir Türkmen delikanlısıymış. Güreş tutar herkesi yenermiş. Güçlü kuvvetli imiş. Kendine iyi bakarmış. Aile soyumuz Cuma Koca'dan sürmüştür. İlkin Cennet (C.a) evlenmiş Haydar ve Ali adında 2 oğlu olmuş. Cennet Hatun vefat edince birkaç yıl bekar kalmış. 65 yaşlarında olmasına karşın delikanlı gibi dimdik yürürmüş. Yaşından dolayı Cuma Koca diye tanınmıştır. Bir gün 75 yaşında iken Gönderen köyüne gezmek için gittiğinde bir ev İnşaatı görmüş. Yaklaşıp selam vermiş. Çalışan Köylüler dalga geçmek için “Hayrola dede ne has Geldin.” diye sorulduğunda mugallitlik olsun diye “Kız beğenmeye geldim.” Demiş.Ak saçlı, ak sakalllı birinin bu cevabına gülüşmüşler. İnşaatın sahibi de çalışanlara moral olsun diye “Şu köşe taşını kaldırıp yerine koyarsan kızımı ana vereceğim.”der. Cuma Koca da iddia üzerine taşı aldığı gibi köşesine koyar. Bu iddia onucu Gönderenli kızı Elif (C.b) ile evlenmiştir. Bu evlilikten de Hasan, Mehmet ve Meno olur. Ailenin soyu Cuma Koca’dan sürmüştür. Cuma Koca ilk olarak Cennet Hatunla evlenmiş ve 2 oğlu olmuştur. Haydar ve Ali. Cennet Hatun, Kara Cuma (C)'nın ilk eşidir. Haydar ve Ali adında 2 oğlu olmuştur.

Elif Hatun, Kara Cuma (C) 65 yaşında iken ziyarete geldiği Gönderen köyünde ağır bir çeğ taşını bir iddia sonucu kaldırıp köşeye koyduğu için ödül olarak evlendiği ikinci eşidir.

Kara Cuma (C)-Cennet'in ilk oğludur. Yusuf Efendinin vefatıyla, ailenin tüm gayri menkulleri Fatonun Banak'a gitmesi ve Mılla Ahmetin çocuğu olmaması sebebiyle Nevruz ve Cuma'ya kalmıştır. Nevruzun hissesi oğlu Mahmut'a ve Kara Cuma'nın ki (C) de oğlu Haydar'a kalmak üzere Haydar-Mahmut namına tapulanmıştır. Mustafa ve Nergiz kızı Cennet ile evlenmiş ve bu Evlilikten Tatma (Fato), İbrahim, Halil, Yusuf, Ahmet ve Kerziban olmuştur.

Cennet Hatun, Çatalgilin Mustafa ve Nergiz'in kızıdır. Kara Cuma oğlu Haydar (CA) 'ın eşidir.

Fato (Fatma) Hatun, Karasarlı Haydargilin Ahmet Efendi (CA1-a) ile evlenmiş, Sultanede ile değiş tokuş yapılmış. 2 oğlu olmuş, onlara kardeşi Haydar ve Ali’nin adını koymuştur. Haydaroğulları gilin soyu buradan sürmüştür.

Sultan Ede, Karasarlıdır. İbrahim ve Gülüstan kızıdır. Fatma Hatunun (CA1) karşılığında Sultanede (CB2.a) ile değişik yapılmış. Haydaroğullarının kökenini oluşturmuş.

İbrahim Efendi, Haydar-Cennet oğludur. Hasan Kahya-Zeynep kızı Nergiz Hatun (YA1A) ile evlenmiştir. Atatürk'ün öldüğü yıl 1938 de vefat etmiş. Kerziban adında 1 kızı olmuş. Aşiretin en akıllısıymış. Misafirperverliği ile çok çevre yapmış. Kadir Çavuş ile çok iyi dostlukları olmuş. Köyün bütün sorunlarını birlikte çözmüşler. İbrahim Efendi vefat ettilkten sonra ölen Kadir Çavuş, vasiyeti üzerine, Karşıgil Aile mezarlığına İbrahim Efendi’nin yanına defnedilmiştir.

Nergiz Hatun, Alabaşgilin (Aslan) Hasan Kahya-Zeynep kızıdır. İbrahim Efendi (CA2) ile evlenmiştir.

İbrahim Efendi Nergiz Halanın tek kızıdır. Amcası Yususf-Fato oğlu İsmail Karşıgil (CA4A) ile evlenmiştir.

Halil Efendi, Haydar-Cennet oğlu. Mursallı Emine (CA3+a) ilk evliliği yapmış, Zöhre ve Kazım dünyaya gelmiştir.Gönderenli kızı Fato (CA3+b) ile ikinci evliliğini yapmış ve bu evlilikten Seher ve Hatice adında iki kızı olmuştur

Yusuf Efendi, Haydar-Cennet oğlu Yusuf, Ürüklü Hubuğülün kızı Fato (CA4+a) ile evlenmiştir.

Fato, Ürüklü Hubuğülün kızıdır. Haydar oğlu Yusuf (CA4) ile evlenmiştir.

Haydar Efendi, Yusuf-Fato oğlu. Vazıldan köyünden Elifgilin Şemsi (CA4B.a) ile evlenmiştir.

Kerziban, Haydar-Cennet kızıdır. Amcası Ali-Selver oğlu Veli (CB1) ile evlenmiştir.

Ahmet, Haydar-Cennet oğludur. Tamam (CA5+a) İbiş Sarı'nın nişanlısı iken kaçırarak evlenmiştir. Bu evlilikten 1 kızı olmuş. Cennet 15 yaşında vefat etmiş, kısa süre sonra da kendisi ölmüş.

Tamam Hatun, Sarıgillerin kızı. Sarıgilin İbiş'e nişanlı iken, Haydar-Cennet oğlu Ahmet (CA5) 'te kaçarak evlenmiş. Cennet olmuş. Bu yüzden Yusube ve Döyde birbirine girmiş, Ali Efendi öldürülmüş. Güllü bibi İbiş'e verilerek anlaşma sağlanmış. İbşiş Güllü Bibiyi almamış o da evde kalmış. Ahmet ve kızı Cennet ölünce 2. kez Süleyman CB2A ile evlenmiştir. Mihriban ve Fatma olmuş. Süleyman Çanakkalede şehit düşünce Himmet gilin Mustafa'ya kaçmış. O da ölünce Çatkara-Mağara köyünde Hüseyin ile evlenmiş. Ondan Mustafa adında bir oğlu var.

Ali Efendi, Kara Cuma-Cennet oğlu, Mustafa ve Cennet kızı 1250 doğumlu Selver (Peğler) Hatun (CBa) ile evlenmiştir. Veli ve Mustafa olmuştur.

Selver Hanım, Çatal gillerden Mustafa ve Zeynep kızıdır. Kara Cuma oğlu Ali (CB) ile evlenmiştir. Veli ve Mustafa’nın anasıdır

Veli Efendi, Amcası Haydar'ın (CA) kızı Kerziban (CA6) ile evlenmiştir. Bu evlilikten Ali, Zöhre ve Gülüzar olmuş. İkinci evliliğini Fatik (CB1b) ile yapmış. Bu evliliğinden Müslüm, Hüseyin, Eyüp ve Selver olmuş. Ağırbaşlı Bir insanmış. Ömrü çobanlıkta geçmiş. Gözleri yeşilmiş. Kardeşi Cuma sık sık ziyaretine gelirmiş. Torunu İsmail Polat Ankara’da zabıta idi. Veli Efendi 106 yıl yaşamıştır. Bu uzun ömründe çok çalışmış ve unutulmaz anılar bırakarak aramızdan ayrılmıştır. Önce Amcası Haydar'ın kızı Kerziban (CA6) ile evlenmiştir. Bu evlilikten Ali, Zöhre ve Gülüzar olmuştur. Sonra, Yellice köyünden Gürük Hocagilin Muhammed-Nazlı kızı Fatik ile ikinci kez evlenmiştir. İkinci evlilikten Müslüm (i910-1989), Hüseyin, Eyüp(1913-1993) ve Selver(1925-1996) (Peğler) adında dört çocuğu olmuştur.

Ali Efendi, Veli-Kerziban oğlu. Eviçinden Mustafa-Sultan Ede kızı Hatun Bibi (CB2D) ile evlenmiş. Nadiye ve Zeynep adında iki kızı olmuş. 1930 da vefat etmiş.

1950 yılında ağtarladaki evin yapımına başlanılmış ve 1951 de bitmiştir. Şimdiki doğu bloğuna 1952 yılında taşınılmıştır. Aynı yıl Batı bloğuna da simetrisinin yapımına başlanılmış ve 1955 yılında Adıgüzel Efendi ve kardeşleri ile Müslüm Efendi ve kardeşleri ayrılmışlardır. Adıgüzel Efendi doğu kanadına ve Müslüm Efendi ile kardeşleri evin batı kanadına yerleşmişlerdir.

1965 yılı yazında Müslüm Efendi ve kardeşleri Eyüp ile Hüseyin’in oğullar Veli ve Gazi ayrılmışlar, 3 ev olmuşlardır.

Eski ev, şimdiki büyük ev ibicekte Müslüm’e düşmüş. Harman yeri , samanlık veahır damı Hüseyin oğulları Veli ve Gazi’ye düşmüştü. Onlar da 1973 yılında iki eve ayrılmışlardır.

Türkelideki ağıl ve arsanın tümü Eyüp Efendi’ye düşmüştür.

Kaynak Kişiler:

Müslüm Karşı (Veli)

Adıgüzel Karşı (Mustafa)

Seher Karşı (Halil)

Hasan Karşıgil (Yusuf)

Cuma Karşı (Müslüm)

Mehmet Karşı (Müslüm)

Mahip Gedik (Esef)

Eyüp Karşı (Veli)

Kazım Karşıgil (Halil)

Mihriban Karşıgil (Musa)

Zehra Çiçek (Halil)

Elif Karşı (Adıgüzel)

Sakine Mucuk (Müslüm)

Halil Karşıgil (Kazım)

Hazırlayan: İbrahim Acun

E-Mail: ibrahimacun@yahoo.com ibrahimacun@ttnet.net.tr