ÖDEK KÖYÜ TARİHİ SOSYAL KÜLTÜREL DOKUSUYLA YUSUBE AİLESİ
BAZI TANINMIŞ ZATLARA YÖNELİK BENİMSEME
ÇABALARI
Hace Ahmet Yesevi (1082-1166) hazretleri
yedi yaşına gelincedevrin uleması
Yusuf Hamadani’den (1049-1140) dersler almıştır. Aynı hocadan dersler alan ve vefatından
sonra da halifeleri olanlar vardır. Birincisi Abdullah Berki (ölm.1160) dir. İkincisi
Hasan Endeki (1073-1157), üçüncüsü Ahmet Yesevi (1082-1166), dördüncüsü Abdel Halik
Gücdüvani (1103-1179) dir.
Ancak Hoca Ahmet Yesevi, Hamadani’nin postuna
oturmamış, yapılan daveti nazik bir şekilde reddetmiştir. Yerine Gücdüvani’nin getirilmesini
salık vermiştir. Gücdüvani’nin talebesi ve halifesi olan Bahaeddin Nakşibendi (1318-1389),
Nakşibendi tarikatını kurmuştur.
Nakşibendiler, tarikatın temellerini Gücdüvani’ye
ve oradan da Yusuf Hamadani’den birlikte ders alan Ahmet Yesevi’ye getirip dayamak
istemektedirler. Bunun ilk adımları Fuat Köprülü tarafından atılmıştır. Ahmet Yesevi’nin
sünni inancında olduğu belirtilmiş ve Nakşibendi’nin temel dayanağı yapılmıştır.
Yıllar sonra bu subjektif davranışı Köprülü’yü
çok rahatsız etmiştir. Nihayet İslam Ansiklopedisinin yayımında görev almış ve “Ahmet
Yesevi” maddesini yazarken yapılan yanlışlığı açıklıkla dile getirmiştir. Tarihe
karşı olduğu kadar Ahmet Yesevi’ye karşı da kendini affettirecek düzeltmeyi hayattayken
yapmıştır. “Ahmet Yesevi klasik anlamda sünni değil, heteredoks bir sufidir. Eldeki
mevcut Divan-ı Hikmet nüshalarının hiç biri onun zamanına ait olmayıp tamamen Nakşibendi
geleneklerine göre sonradan düzenlenmiştir. Dolaysıyla Ahmet Yesevi’yi ve Yeseviliği bu açıdan değerlendirmek gerekir.” Demektedir.
Objektif olan bir bilim adamına da yakışan
budur. Sayın Köprülü’nün bu davranışı her türlü takdirin üstündedir. Ne var ki,
Köprülü’nün düştüğü bu elim duruma düşmek için can atan bilim adamlarına rastlanmaktadır.
Bunu anlamak mümkün değildir.
Anlaşılan Köprülü’nün durumu bunlara ders
olmamış!
Ahmet Yesevi’yi ihmal ve istismar etmek,
bir görev midir?
Ahmet Yesevi’ye Nakşibendi damgası vurmak
kimseye bir şey kazandırmaz
Ahmet Yesevi’yi Nakşi kimliğiyle okuyan
ne tat alır ki?
Tarihi gerçekleri öğrenmek ve gerçekleri
gelecek kuşaklara doğruları anlatmak varken, yanlışları anlatmak, tarihi saptırmak
herkesten önce Türk bilim adamına yakışmaz.
Ahmet Yesevi’nin yetişip yaşadığı, sufi
formasyonunu kazandığıçevreyi, onun
sosyal ve kültürel yapısını, fikirlerini ve tarikatını yaydığı, benimsettiği topluluğun
dini etnik ve sosyal yapısı dikkate alınmadan- bilerek yok sayılarak- Ahmet Yesevi’yi
Nakşibendileştirmek daha baştan kendini yanlışa sokar. Bu Nakşibendiliğe hizmet
değil, aslında en büyük kötülüktür.
Nakşibendilikten önce yaşamış olan “tarihteki
Ahmet Yesevi’yi” bilmek önemlidir. Çünkü, Yesevilik tarihi, Türk kültür tarihiyle
eşdeğerdir. Yesevilik ve onun öğretilerini içeren Hikmetleri eldeki tek yazılı kaynaktır.
Bu kaynakları tahrif etmek Türk tarihine indirilmiş en ağır darbedir. Böyle bir
darbeyi bir Türk’ün indirmesi hainlik olmasa bile gaflettir. Başka milletten biri
yapsa anlarız. Ama bir Türk’ün böyle bir darbesini anlamakta insan zorlanıyor.
Bugünkü kültürümüzü anlamanın yolu, geçmişimizi
bilmekten geçer. Anadolu, Ortadoğu ve Orta Asya Türk tarihini ve kültürünü en gerçekçi
olarak bilmek ve günümüzle ilişkilendirmek Ahmet Yesevi’nin ciddi şekilde incelenmesinden
geçer.
Alevi toplumuna ve dolaysıyla Ahmet Yesevi’ye
yakıştırılan “heteredoks İslam” damgasını vuranlar da çıkmaktadır. Bunlar her halde
kendilerini “İslam ortodoksisinin” içinde gören sünni İslam yanlılarıdırlar.
Ortodoks İslam, iktidarı elinde bulunduran
şeriat kudretine sahip halifeliktir. Yani sünni olan Emevilerdir. Esas bu olunca,
karşısında yer alanları da “sapkın İslam”
saymışlar.
Aynı çevreler, daha halifelik devrinde,
İslamiyeti kuran ve yayan Hz. Peygamber ve onun soyu ehlibeyti de, heteredoks saymakta
geri kalmadılar!
Kim kime göre ortodoks? Önemli olan budur.
Aslında kendi inancı dışındakileri “sapkın”
olarak kabul etmek ayrıca bir hatadır.
Türklerin İslamiyeti kabul ettikleri yüzyıllarda,
kitabi ve doktriner olarak İslam anlayışına yeterince nüfuz etmeye ve
kabul etmeye zaten imkan yoktu. Çünkü;
Bir tarafta, İslamiyeti kuran ve yayan Hz.
Peygambere ve onun soyuna karşı girişilen katliamlar sürüyor ve muhalif kanat gittikçe
büyüyor; diğer taraftan bunlara cephe almış iktidarı elinde tutan halifelik asıl
amacı ganimet elde etmek olan İslam orduları sözde İslamiyeti yaymak için Türk dünyasına
seferler düzenliyorlardı.
Türkler, İslamı ister istemez eski inançlarının
doğrultusunda ve etkisi altındakalarak
anlamaya çalışmışlar. Onların kitabi İslamı, bu şartlar altında,
tamı tamamına almalarını kimse bekleyemez.
Öyle de olmuştur. Bazı konularda farklılaşmış bir İslam anlayışının Türkler
tarafından geliştirildiğine tarih tanıklık ediyor. Arabistandaki İslamiyetin de
Hz. Peygamber zamanındaki İslamiyetle aynı olduğunu kimse iddia edemez.
Ne Ahmet Yesevi’de sünni Nakşi izleri ve
ne de Nakşilikte Yesevi fikirlerini bulabiliriz.
Ahmet Yesevi’ye sünni Nakşibendi damgasını
vurmanın altında Yesevi’nin derin kültürü, din ve ahlak anlayışı hakimdir. Onun
geliştirdiği tasavvuftaki dört kapı 40 makam öğretisi bugün bile dünyanın dört bir
yöresine yayılmış Alevi Bektaşi inancında olan milyonlarca Müslüman tarafından yaşatılmaktadır.
Bazı Nakşiler, her halde bu milyonları kendilerine katmanın hesabını yapıyor olmalılar.
Aynı şekilde
bir kısım Nakşiler, Fuzuli’nin doğumunun 500, yılı sebebiyle 1996 yılında İstanbul’da
bir Sempozyum düzenlediler. Fuzuli’nin alevi olduğu ve Hz. Ali türbesinde yıllarca
türbedarlık yaptığı, Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin için methiyeler
yazdığı biliniyor. Şiirlerinde buram buram Alevilik kokan Fuzuli, bir çırpıda, kaşla
göz arasında Nakşibendi yapılıvermek isteniyor. Ahmet Yesevi’ye yapılmak istenenler
Fuzuli’ye de yapılmaya çalışılıyor.
Bunu yapanlar acaba ne kazandırlar?
Onlara kimler aferin der?
Aynı şekilde Yunus Emre’ye, Mevlana’ya,
hatta Hacı Bektaşi Veli’ye de sünni Nakşibendi damgası vurmaya kalkıştıklarına tarih
tanık oluyor.
Ünlü Türkolog İrene Melikof birçok eserinde bu arada “Uyur İdik Uyardılar” adlı
eserinde Ahmet Yesevi’yi, Yunus Emreyi ve diğer erenleri gerçek kimlikleri ile yerli
yerine koymaktadır. Ancak, 26-27 Eylül 1991 tarihlerinde yapılan Uluslar arası Ahmet
Yesevi Sempozyumuna sunulan bildirilerin Kültür Bakanlığınca 183 No’lu 1992 tarihli
yayınında “Sir Derya ve Fergana civarında yaşayan Türk boylarına İslam dini öğretmiş
ve dinini yaymak için onlara Hikmetlerini söylemiş. Yunus Emre ve Ahmet Yesevi’nin
hayatlarının bir çok benzer tarafları var. İkisi de, İslam medeniyetlerinin kültürlü
şehir merkezlerinde okumuşlar; ikisi de, sünni ve Hanefi doğmalarına sahip idiler.
Fakat ikisi, halka dönüp, Türk boylarına İslam dinini yaydılar. Öğretilerini daha
kolay yayabilmek için, halkın bileceği sade bir dilde şiirlerini okudular. Bu şiirlerin
aracılığıyla Türkmenlerin kalblerine girdiler.
Yesi’de Ahmet Yesevi Türkmen boyları arasında
bulunduğu için o ortamın fikirlerine ve geleneklerine uymaya mecbur kalıyordu. Zaten
bir ortam ona yabancı gelmiyordu. Bozkırda yaşayan Türk boyları, samimi Müslüman
olmakla beraber, inançları sade ve tabiata yakın kalıyordu. Aynı zamanda eski geleneklerine
bağlı idiler.”Denilmektedir.
Bu beyanların İrene Melikof’a ait olduğunu
söylemek oldukça zor. O halde geriye tek bir olasılık kalıyor; birileri planlı bir
şekilde kasten ve bilerek gerçekleri çarpıtmaktadırlar. Tarihi gizlemekte ve taşları
yanlış yerlere koymaktadırlar. Kafaları karıştırmaktadırlar. Bu tür sefil davranışlar,
Türk toplumuna sadece zaman kaybettirmektedirler.
Sempozyumlar, Kolokyumlar, Bildiriler, Doğum
günü kutlamaları, şenlikler demek ki birer bahane. Değerli bilim adamları doğruları
yazsa bile, bir noktada birileri devreye girip çarpıtabilmektedir. Hele hele son
paragrafta, ipe sapa gelmez iddiaları, bunların zihinlerinin çarpıklığının ne derece
kronikleştiğini ortaya koyması bakımından çarpıcıdır. “Ahmet Yesevi, Yesi’de Türkmen
boyları arasında bulunduğu için, o ortamın fikirlerine ve geleneklerine uymaya mecbur
kalıyordu.” Buna kim inanır? Bu bilim adamına hiç yakışmayacağı gibi, herhangi bir
insana da yakışmaz. Hele amacı kültürü araştırmak ve yaymak olan Bakanlık mensuplarına
hiç mi hiç yakışmaz. Ne yani Yesevi’nin başına birisi silah mı dayamıştı ki, orda
dünyaya gelip, orda yaşamıştı, orda irşad etmişti? O hiç dünyaya açılmadı mı? Medine’ye,
Bağdat’a, Küfe’ye, Kerbela’ya gitmedi mi? Sayram, Buhara, Semerkand, Herad’ı dolaşmadı
mı?Sadece bir ortam (Yesi bozkırları)
ona yabancı değilmiş. Onun dışında her şey, herkes yabancı sanki? Yesevi uzaydan
mı geldi? 63 yaş, başka iddialara göre 85 yıl veya 125 yıl ömür süren Yesevi’yi
bu kadar süre Türkmen boyları arasında yaşamaya kim veya kimler mahkum ettiler dersiniz?
Gül dalında güzeldir. Yesevi’yi Yesevi yapan, güzel yapan onun içinden çıktığı toplumdur.
O toplum ki bizim toplumumuzdur, Türk toplumudur.
Akıl ve gönül fukarası olanların düştükleri
şu duruma üzülmemek elde değil. Yesevi’yi Türkmen boyuna yakıştıramıyor musunuz?
O bundan rahatsız değildi. Siz neden rahatsız oluyorsunuz? Erenlerle uğraşmayınız.
Erenler Allah dostudur. Allaha en yakın insanlardır. İncitmeyiniz onları. Onlar
hangi ortamlarda bulunacaklarını kendileri tayin ederler. Etmişler de. Bizlere de
bunu olduğu gibi kabullenmek düşer. Dini inanç ve vicdan özgürlüğü de dahil olmak
üzere bugün dünyada yükselen değerler olarak karşımıza çıkan insan hakları, Alevi
toplumunda eski çağlardan beri hayata geçirilerek uygulana gelmiştir. Bu Ahmet Yesevi’de,
Hacı Bektaşi Veli’de, Yunus Emre’de, Abdal Musa’da, Fuzuli’de, Pir Sultan’da, Aşık
Veysel’de, daha başka binlerce erenlerde devrin doruklarına çıkmıştır. Geniş bir
coğrafyada milyonlara varmıştır. Bu Türk büyüklerinin ortak paydası olan Aleviliğin
bilinip tanınmasını, yükselmesini böyle mi durduracaklar? Tarih bunu başaramamış.
Kim başarabilir ki?
Fuat Köprülü’den daha büyük, daha bilgili,
kuvvetli ve kudretli bir yazar çıkmış mıdır? O da aynı hataya düşmüştü. Kabul etti
ve sağlığında özür diledi. Hatasını düzeltti. Ruhu şad olsun.
Benzer hatayı yapanlar bu kabahatleriyle
birlikte mi anılmak istiyorlar?
Nakşibendi de ulu bir kişidir. Şüphe yok
ki o da Allah dostudur. Ancak, olmadığı halde bazı zatlara Nakşi denilerek, hem
Nakşi hazretlerine karşı saygısızlık yapılıyor ve hem de bu erenlere karşı büyük
haksızlık ediliyor. Kemikleri sızlatılıyor. Ruhları rahatsız ediliyor. Dahası, yeni
kuşaklara yalan yanlış bilgiler verilerek onların körpe beyinlerini ve tertemiz
duygularını zehirliyorlar. Tarihe ve Türk dünyasına ihanet ediyorlar. Gerçekleri
çarpıtıyorlar. Bu gençler yarın sizi affedecekler mi? Sünniliğe hizmet edeyim derken
Türklüğe ihanet edilmiyor mu?
Dininizi, mezhebinizi, inanç sistemlerinizi
bir gün değiştirebilirsiniz. Ama, Türklüğünüzü asla değiştiremezsiniz. Bakınız Özbek Prof. Dr. Hamid Gulamoğlu Nigmetov
ne diyor; “Ahmet Yesevi klasik anlamda sünni değil, bir sufidir."
Yabancı bilim adamları gerçekleri bu kadar açık ve net ortaya koyuyorlar da Türk
bilim adamları neden suyu tersten akıtmaya çalışıyorlar? Anlamak mümkün değildir.
Güneş balçıkla sıvanmaz,
Gün doğar, alem görür.
ÖDEK KARA CUMA OĞLU (YUSUBE) AİLESİ KÖKENİ
Her
canlının bir ömrü vardır. Doğan bir insan 20 yıl kadar süren çocukluk ve ergenlik
evresinden sonra 30-40 yıl kadar gençlik ve olgunluk dönemini yaşar. Bu dönemin
sonunda 10-20 yıl süren duraklama ve ardından gerileme dönemine girer. Devletler
de tıpkı bir canlı organizma gibidir. Osmanlı İmparatorluğu 1299 yılında kuruldu.
600 yıl sürenömründe ilk 40-50 yılı
kuruluş ve toparlanma ile geçti ve kuvvetli bir devlet oldu. 150-200 yıl kadar süren egemenlikten sonra duraklama ve gerileme devrine
girilmiştir. Gerileme devri 300 yıl sürmüştür. İmparatorluğun son zamanlarında artık
bir zafer yok, aksine yenilgiler peşi sıra gelmektedir. Yenilgi, toprak kaybının
yanında, hazineden de milyonlarca altının tazminat olarak ödenmesi demektir.
XIX.Yüzyılda
Osmanlı İmparatorluğu birbiri ardına savaşlar, Kırım Savaşları, Rusların Doğu Anadolu’nun
bir bölümünü işgal etmesi, Makedonya’da halkın ayaklanması yanında Anadoluda da
Türkmen aşiretleri ve bazı aşiretler arasındaki çatışmalar can sıkıntısı olmuştur.
İç karışıklıklar ve dış ülkelerle yapılan savaşlar, salgın hastalıklar ülkeyi oldukça
yıpratmıştır.
Devletin
başkenti İstanbul’da da büyük gelişmeler olmuştur. Savaş kazanarak hazineye altın
konulamadığına göre devlet ihtiyacı olan altını vergi olarak kendi halkından toplamanın
yollarını aramaya başlamıştır. Büyük Reşit Paşa 1839 yılında “Islahat Fermanını” yayınlamıştır.
İç
karışıklıklar giderilmiş ve dış ülkelerle antlaşmalar yapılmıştır. Bundan sonra
devlet içinde “yerleşik düzen” kurulması fikri ağırlık kazanmıştır. Devlet, nerde
ne var bilmek istemiştir. Devlet arazileri kadastro çalışmasıyla kimler tarafından işletildiği tespit olunmak
ve vergiye bağlanmak zorunluluğu doğmuştur.
Yeniçeri
askeri kaldırıldığı için yeni orduya asker almak gerekmiştir. Doğu ve Güney Anadoluda
Türkmen oymaklarının takibi sonucunda “iskan harekatına” girişmek zorunda kalınmıştır.
Kara
Cuma Oğlu ailesinin ulaşılan ferdi Yusuf Efendi’dir. Yusube ismi de Yusuf Beyden
gelmektedir. Halk dilinde kısa fonetik söylemde Yusube şeklinde telaffuz edile gelmiştir.
Yusuf Bey, Mehmet Kahyanın (Kethüda)
oğludur. Kara Cuma oğlu ailesi Oğuz Türklerindendir. Kara yaşam biçimini seçen Oğuzların
On Oklar kolundan, Türkmen Boyundandır.
Türkistan’da yaşamakta iken Moğol istilası nedeniyle sürekli batıya doğru göçe zorlanan
Türkmenlerin büyük bir kısmı Horasan’a, oradan da Kafkaslara ve Azerbaycan’a gelip
yerleşmişlerdir. Dilleri öz Türkçe’dir. Giyim, kuşam, gelenekleri, örf ve adetleri
ile Türklüğün özünü yaşarlar. Aile fertlerine konulan yaygın isimler şunlardır:
Hasan, Hüseyin, Muhammed, Cafer, Müslüm,
İbrahim, Halil, Mehmet, Haydar, Cemal, Cuma, Rıza, Musa, Süleyman, Kazım, İsmail,
Mustafa, Eyüp, Gazi, Veli, Ali, , Sultan, Elif, Cennet, Mihriban, Fatma, Nergiz,
Nevruz, v.b. Eskiden başlarına giydikleri başlığa “Papak” veya “Börk” deniyordu.
Yardımlaşma ve imece işlerine de “Kubaşık” denilmektedir. Şamanizm’in bir çok kalıntısı
gelenek halinde devam ettirmişlerdir. Medreselerden uzak durmaları onlara dillerini
koruma olanağı vermiştir.
1768
Osmanlı-Rus savaşlarının başlamasıyla, Rusların saldırılarına hedef olan Kafkasya
halkından on binlerce Türk Anadolu’ya doğru akmaya başladı. 1780-1800 yıllarında
devam eden Rus saldırıları nedeniyle de 300 binden fazla Türk, Kafkas ve Azerbaycan’dan
koparak Anadolu’ya göç etmiştir. Başlayan göçler sonrasında Kars, Iğdır ve Ardahan
yörelerine gelip yerleşmişlerdir. Daha sonraki yıllarda baş gösteren zorunluluklar
nedeniyle bunların bir kısmı Amasya, Tokat, Sivas, Çankırı, Konya, Aydın, İçel,
Adana, Bursa ve Adapazarı dolaylarına yerleştirilmişlerdir.
Kara
Cuma ailesinin bu göçler sırasında önce Kars ve daha sonra da Sivas’a geldikleri
büyük bir ihtimaldir. Kars yöresinde iken kuraklık baş göstermiş. Büyük ölçüde geçim
sıkıntısı çekmişler. Kuraklıkla birlikte zararlı hayvanların; çakal, kurt, ayı gibi
yırtıcı hayvanların saldırıları ve yılan-çayan gibi
sürüngenler büyük zararlar vermeye başlamış. Can ve mal güvenlikleri için
bir başka yurt bulmak kaçınılmaz olmuş ve yeniden bir göç zorunlu hale gelmişti.
Hayvanlarına daha iyi otlaklar bulmak üzere yaz aylarda günbatımına doğru yola çıktılar.
Şehirler ve yerleşim yerlerinden uzak durdular. Irmak ve dere kenarları, yaylalık
yerlerden geçtiler. Bu göç birkaç yıl sürdü. Çünkü, ailelerle birlikte sürülerin
göçü çok zor ve çok da riskliydi. Ayrıca, gözleri tutan ve tüm hayalleri gerçekleştirebilecekleri
bir yere henüz ulaşmamışlardı. Artık toprağa yerleşmek, ekip-biçmek istiyorlardı.
Soy, sop yerleştikleri toprakta kök salsın istiyorlardı. Malı davarı daha semiz
olsun, topraktan bire kırk, bire elli ürün alınsın. Bölgeyi hem yazlık ve hem de
kışlık kullanılabilsin. Böyle bir yerin özlemi her zaman duyulmuş, ancak uygun bir
yer ve huzur bulunamamıştı. Batıya ilerledikçe daimi olarak kalacak yerin bulunması
heyecanı hemen herkesi sarmış, adeta tek bu düşüncede odaklaşmışlardı.
Kara
Cuma Ailesi, mal, davar ve ev eşyalarıyla
büyük bir kervan oluşturarak Erzurum, Erzincan, Tunceli üzerinden önce Malatya’ya
ve daha sonra da Divrik yakınlarında Palandöken veya Palanga (Hars) denilen yöreye gelip geçici olarak konakladılar.
Orada bir yıl geçirdikten sonra şimdiki yerleşim yeri olan Ödek’in karşısına suyu
ve otu bol olan Adaçayırı diye bilinen bölgeye gelip yerleştiler. Adaçayırının doğusunda
Gömürgen’e bakan tepede ilk evlerini yaptılar. Tepe ayrılıkta Hasanağagile düşmüştür.
Buradaki yıkıntı harabeler o devirde Kara Cuma Ailesine geçici olarak ilk hanelik
etti.
Kara
Cuma, Yusuf Efendi ve oğullarından inen soyu ifade eder. Kara Cuma Ailesi ile birlikte
değişik bölgelerden gelen aileler de aynı bölgeye yerleşmişlerdir. Bunlar arasında
Yönüze (Yunus Efendi ve oğulları), Döyde (Toydu oğulları) ve Hamise (Hamıs Efendi
ve oğulları)bulunmaktadır. O tarihlerde
Ödek’in şimdiki yerinde Bizanslılar oturmaktadır. Ancak, bölgenin Türkler eline
geçmesinden sonrasıkıntı yaşamamak
için göç etmeleri nedeniyle sayıları gün geçtikçe azalmış ve birkaç hane kalmıştır.
1700’lü yılların sonlarına doğru tamamı göçüp gitmiş ve gayri Müslim olarak kimse kalmamıştır. 1780-1800 yılları arasında Ödek tamamen
Türk yurdu olmuştur. O dönemin çetin mücadelelerini ortaya koyan Türklerin gömüldüğü
“gömeri”, gavurların kırıldığı yer olan “gavur kırağı””, Türklerin ele geçirip yerleştiği
“Türkeli”, Hıristiyanlardan alınan “gavur ağılı”, v.b. yer isimleri dikkati çekmektedir.
ÖDEK YERLEŞİM YERİ
Ödek’e en yakın şehir
olan Divrik, Hititler zamanından beri (İ.Ö. 550) yerleşim yeri olarak kullanıldığı
bilinmektedir. Şehir, İ.Ö. 330 yılında Kapadokya krallığının egemenliğine ve buranın
da Bizans’ın egemenliğini tanımasıyla birlikte Bizans imparatorluğunun egemenliğine
geçmiş oldu. Yunan kaynaklarında Apbrike
ve Bizans kaynaklarında Tepbrike adiyle
tarih yazmalarına geçmektedir.Arap
tarihçileri Abrik şeklinde isimlendirmişlerdir.
1071 Malazgirt savaşından kısa bir süre sonra Türklerin egemenliğine geçmiştir.
Türkler stratejik önemi olan bu şehre Divrik adını vermişlerdir. Divriği, 1072 de
Mengücük Gaziye verilmiştir. Rakım 1300 m. civarındadır. Şehrin batısı, doğusu ve
kuzeyi dağlıktır. Yer yer 2000- 2700 m.ye ulaşır.1975 yılında 12 302 olan nüfus, 1980 yılında
14 679 olmuştur.
Divrik,
Türklerin eline geçtikten sonra ilçenin önemli noktalarına ve bu arada geçit durumundaki
köylerine soyu sopu Türk olan aileler yerleştirilmiştir. Civardaki köylere olduğu
gibi, Ödek’e yerleştirilen ailelerin bu nedenlerle özenle seçilmiş olduklarını şimdi daha iyi anlıyor ve hayranlık
ölçüsünde takdirle karşılıyorum. Çünkü, batısında Kangal’a açılan kapı durumunda
Gökçebel,
Tombak ve Koçkayası geçitleri,
Höbek üzerinden Sivas’a ulaşıma izin veren Gökgedik
(Karasar Geçidi olarak haritalarda geçer) geçidi, Mursal yolu üzerindeki
Ağkale geçidi Ödek sınırları içinde kalmaktadır.
Ödek Kalesi, bu noktaları gören hakim bir tepe üzerindedir. O tarihte
güney-kuzey ve doğu-batı bölgelere geçit veren dağlık ve plato sahalarına hakim
kumanda merkezi durumundaydı. Selçuklu Devleti ve Mengüçoğulları, özbe öz Türkmen
soyundan gelenleri satranç taşları dizer gibi Divrik ve civarına özenle
yerleştirmişlerdir.
Türkler
yurtlarına ad koyarken öz Türkçe isim olmasına, anlamının yiğitlik, mertlik, kutsallık
noktasında iyi, güzel ve ongun olmasına özen göstermişlerdir. En son konaklayacakları
bölgeye gelen Yusube Ailesi, buraya ad koyarken aynı özeni göstermiştir. Kökenini
ve kimliğinien iyi şekilde yansıtsın,
ulu, uğurlu,kademli olsun diye yerleştikleri
bu yeni yere ÖDEK ismini vermiştir. Ödek,
sıradan bir isim değildir. Özelliği olan, manası derin öz Türkçe bir isimdir.
Ödek, Büyük, Ulu, Yüksek, Muhterem, Pir, Yaşlı, bol sulu yer anlamına gelmektedir.
ÖDEK
sözü fiil olarak, ödemek eyleminden gelir. Ödemek, ödemek gerek, ödeyelim, ödeyeceğim,
öderiz, ödenek, ödenecek şey, tazminat, ödeme zamanı, zaman, o zaman, o zamana dek,
o zamana kadar, ödeyinceye kadar anlamlarına gelmektedir. Bazı yörelerde lehçe olarak,
gelecek misiniz? Sorusuna, geleceğim, geliriz anlamına kısaca “gelek”, verecek misiniz?
Sorusuna yanıt verirken, “verek” dendiği gibi, ödeyecek misiniz? Sorusuna da kısaca
“ödek” de denilmektedir.
ÖD ve EK sözcüklerinden türemiş bileşik isimdir.
Ödek kelimesinin ilk hecesi Öd= “Zaman, vakit, iç, edep” demektir.
İkinci hece olan Ek ise, “Kutsal Ek Dağları” anlamındadır.
Orhun Yazıtlarında, Kül Tigin Abidesi, Kuzey cephesi 10. satırında “Öd Tengri yaşar”
denilmektedir. Tonyukuk Abidesi İkinci Taş batı cephesinde 9. Satırında da “Yinçü
ögüzüg keçe Tınsi Oğlı aytığma bengilig Ek tağığ ertürtüm.” [İnci nehrini geçerek
Tinsi Oğlu denilen mukaddes Ek dağını aşırdım.]Cümlesinde geçen
Kutsal Ek Dağlarından bahsedilmektedir.
Ödek, bu iki
öd ve
ek kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuş, “Zamanın
Kutsal Dağı”, “Kutsal Dağlar”, “Zaman Dağları”, “Tanrı Dağları” veya
“İç Dağlar” anlamına gelen bir sözcük olarak daha önce yaşadıkları
bölgelerdeki coğrafyaya benzetme ve/veya ongun saydıkları yerin adını burada da
yaşatma düşüncesiyle, Atalarımızca isimlendirilmiş olması kuvvetle muhtemeldir.
Kaşınbaşı, Kale, Küçük Harmancık, Beşoyuk, Selkaya, Koçkaya, Keltepe, Terzikaya,
Hıdırellez, Göldağ, Gonahgörmez dağı, Ortadağ, Mehmetdağı, Kuyu, Höyük, Dolupınar,
Çalıkoyak, Yılanlıtepe, Şemsitepe, Baydığıntepe gibi dağlar ile çevrili geniş bir
platonun doğuya açılan kapısı konumunda Kızılkaya Dağı yükselmektedir.
Ödek bu platoya geçit veren iç kapı durumundaki Kızılkaya dağının eteklerinde
konuşlanmış bulunmaktadır. Ayyıldızda olduğu gibi, yarım ay şeklinde dağlar içinde
bir iç dağ, coğrafi konum olarak, ÖDEK
adına pek de uygun düşmektedir. Ödek,
gerçekten de çevresi dağlarla çevrili doğal kale durumunda hafif engebeli bir plato
ve yarım ayın açık olan ağzında kızıl bir yıldız gibi yükselen Kızılkaya eteğinde,
Divrik ovasına tepeden kartal bakışıyla bakan panoramasıyla eşsiz güzellikte bir
yerdir.Atalarımız buraya geldikten
sonra bölgedeki tüm yabancı yer adlarını, aynı özenle, öz Türkçe sözcüklerle değiştirmişlerdir.
(Bkz. Ödek Yer Adları Dizini).
Ödek
Köyü, Divrik’in batısında 1 850 m. Rakımı olan çevresi dağlarla çevrili yemyeşil
bir vadide konuşlanmıştır. İlçeye 25 km. mesafededir. Otomobil ile 15 dakika, traktörle
30 dakika, at ile 1 saat ve yürüyerek 4-5 saatte ulaşılır. Doğusunda Karasar, batısında
Ceviz, kuzeyinde Höbek, kuzey-batısında Avçarcık (Karaguz),
Güneyinde Bahtiyar, Sören (Susuz Viran veya Susuz Ören) ve Vazıldan, güney-batısında
Gökçebel (Venk veya Bahtiyar Fengi) Köyleri ile çevrilidir.
Köyün
içinden Ödek Çayı geçmektedir. Çayın kolları Korusuyu deresi, Apazsuyu deresi (Goz
deresi), Çataksuyu, Ağdere, Adaçayı, Ören dere, Derin dere ve Mayman deredir.
Ödek
yerleşim yeri olarak, Boğaz ve Korudan gelen Korusuyu, Ortadağdan gelen Çatakdere,
Susuz ve Daşçiğitten gelen Ağdere ve Apazdan gelen Apazdere’nin kesiştiği deltada
kuruludur. Bu üçgen delta, Ağtarla diye anılır ve Köyün yerleşimine anayurtluk yapar.
Ayrıca, Köyün karşısına güneyine düşen Karşı Mahalle ile, doğusunda Karaseki ve
kuzey-doğusunda Türkeli Mahallesinde de yerleşim yerleri bulunmaktadır. Köyün hemen
kuzey taraf üstünde rakımı 2 500 m. olan eski bir volkanik dağ olan Kızılkaya yükselmektedir.
Güney cephesinde Mehmetdağı 2 400 m ve Ortadağ 2 450 m., batısında Göldağı ve Konakgörmezdağı
2 600 m. İle çevrilidir. Köyün doğu cephesi Divrik istikametine doğru vadi şeklinde
uzayan görüş alanı açıktır. Köy sınırları
içinde en yüksek dağ Terazi (Terzi) kayası olup 2 650 m. civarında rakıma sahiptir.
Ödek,
Bizanslılar döneminde yerleşime açılmıştır. Bizans mimari tarzındaki yapılar buraya
yerleştirilen Türkler tarafından ahır ve ağıl olarak uzunca bir süre kullanılmış
ve zamanla yıkılıp yok olmuştur.
Bizanslılar
döneminde inşa edilen Kale (rakım: 2 200m.) bazı surları yıkılmış olmakla birlikte
hala heybetiyle ayakta durmaktadır. Kale, stratejik konumu olan askeri bir üs, ileri
karakol, saldırı ve savunma amaçlı inşa edilmiştir. Civar köylerde buna benzer bir
kale yoktur.Girişe, tepeye uzanan
dar bir boyundan geçilerek varılabilir. 300 derecelik çevresi uçuruma bakar. Kaleye
giriş hariç, yaklaşmak dahi mümkün değildir.
Kale içinden uçurum yönü olan güneyde 400 metre aşağıdan akan dereye yeraltından
gizli bir geçitle inilebildiği ifade edilmektedir. Civar dağların yer yer 2500 m
ila 2700 m.’ye ulaşan yükseklikleri ve sarp kayalıklarla örtülü olması eşkiyaların
rahatça barınmalarına ve buralardan saldırılar düzenlemelerine olanak verdiği asla
gözden uzak tutulmamalıdır.Kale teröristlere
karşı bu amaçlada kullanılmış olabilir.
Kale içinde ciddi bir kazı çalışması hiç yapılmamıştır. Bu bakımdan ne zaman ve
kimler tarafından yapıldığı bilinmemektedir.
ÖDEK’E
İLK YERLEŞTİRİLEN AŞİRETLER
Kara Cumaoğlu (Yusube)
Aşiretinin bilinen ilk lideri Yusuf Efendidir. 1700 lü yılların başında 2 oğlu ve
2 kızı ile birlikte evcek göç ederek Divriği Palandöken yöresine, oradan da Ödek
Köyüne gelir ve yerleşir. Aynı dönemde Ödek Köyüne gelen başka aşiretler de vardır.
Bunlar:
1. Yusube Aşireti : Yusuf oğulları,
Lideri: Yusuf Efendi.
2. Yönüze Aşireti : Yunus oğullar,
Lideri: Yunus Efendi.
3. Döyde Aşireti : Toydu
oğulları, Lideri belli değil.
4. Hamise Aşireti :
Hamıs oğulları, Lideri Hamıs Efendi.
Ödek Köyüne daha sonraları 3 Aşiret daha katılır. Bunlar:
5. Şahnalılar Aşireti : Tokat ili Şahna Köyünden gelmişlerdir.
6. Diliseler Aşireti : Sivas
-Tokat arasında Köse dağ yöresinden
7. Sarı giller Aşireti: İran’dan Kars
Iğdır’a ve oradan Ödek’e gelmişler.
Yusube Aşireti Ödek Köyünün karşısında Hark başında Ada çayırına yerleşmişler. Çadırlarını
çayırlık alana kurmuşlar. Daha sonraları, şimdi Hasan Ağa gile düşen Kel tepe mevki
nede bir ev ve ağıl yapmışlar. Köye yerleşmenin ilk adımı bu olmuş. O tarihte Köyde
yerleşik olan Hıristiyan aileler varmış. Köy boşalınca Ödek Çayının kuzey kenarı
boyunca, değirmen mevkiine yerleşmişler. Bugün Yusube Aşiretine dahil olan aileler
şunlardır:
-
ACUN(YUSUBE-ALİ SOYU),
-
KARŞI (YUSUBE-ALİ SOYU),
-
KARŞIGİL (YUSUBE-HAYDAR SOYU),
-
ÖZCAN (GÖNDERENLİ GİLLER),
-
SELKAYA, (KÜÇÜK MEMET GİLLER),
-
EKEN (HASAN AĞAGİLLER),
-
MUCUK (NEBİ KAHYA GİLLER),
-
MUCUKGİL (NEBİ KAHYA GİLLER),
-
ÖRDEK (HÜRÜ GİLLER)
-
UĞURLU (HAVLACI GİLLER)
-
ASLAN (ALABAŞ GİLLER),
-
KAYA (BAYRAM GİLLER)
Yönüze Aşireti ilk olarak Ödek Köyünün altında ve değirmen karşısına yerleşmişler.
Bu Aşirete bağlı olan başlıca aileler şunlardır:
-
GEDİK(YÖNÜZE GİLLER),
-
ÇIRAK,
-
ŞENER (KAHYA GİLLER),
-
AŞÇI,
Döyde Aşireti, Toydı oğullarının ağırlıklı olarak bulunduğu farklı yörelerden gelmiş
gruplardır. İlk önceleri, Ödek Köyünün doğusuna ve Koz deresi boyunca
yerleşmişler. Daha sonraları köyün batısında ve karşısındaki arazilerine
ev yapmışlardır. Geniş bir Aşirettir. Başlıca şu aileler vardır:
-
TOY (ALLI GİLLER),
-
TOYDU(ALLI GİLLER),
-
ÇİÇEK (ÇİÇEK GİLLER),
-
ÇİÇEK (MÜRÜT GİLLER),
-
DİLEK (HİMMET GİLLER),
-
ÖZ (HİMMET GİLLER),
-
ÇELİK (HATIN GİLLER),
-
ERDOĞAN (CAFAR GİLLER),
-
ÖZYURT (RAMADAN GİLLER),
-
ÇATAL (ÇATAL GİLLER),
-
ÖZDEMİR (HACEY GİLLER)
-
BEŞENK (KEKEÇ GİLLER),
-
ŞEREMET (KARACA GİLLER),
-
ÇINAR,
-
ULUCANLAR,
-
AYDIN,
-
SARIGİLLER,
-
YÜKSEL (KADİRÇAVUŞ GİLLER),
-
KARASEKİ (MIHLI GİLLER),
-
ŞAHİN (HASAN ÇAVUŞ GİLLER), Bu aile, Kadir
Çavuşun kardeşi olan Hasan Çavuş, Dışlık köyüne göç etmişler. Orada Kepekçi giller
diye bilinirler. Daha sonra çocukları tekrar Ödek Köyüne dönmüşler ve eski arazilerine
yerleşmişler.
Hamise Aşireti, Ödek
Köyünün doğusuna Cıngıllı mevkiine yerleşmişler. Daha sonraları köyün batısına bir
grup göç etmiştir. Başlıca aileler şunlar:
-
HAMIS,
-
GÜL (HAMİT GİLLER),
-
GÖL (ESAT AĞA GİLLER),
-
NERGİZ (GÜCÜK GİLLER),
-
AYDOĞDU GİLLER
Şahnalılar, Ödek Köyünün doğusuna, Cıngıllı pınarının üst bölgesinde Türkeli mevkiine
doğru yerleşmişler. Başlıca şu aileler vardır:
-
YARDIMCI,
-
YARDIMCIGİL (HİMMETEĞENLER),
-
BİLGE (GÜLEY GİLLER),
Diliseğenler, Ödek Köyünün batısında ve Ödek deresi civarında yerleşmişlerdir. Başlıca
aileler şunlardır:
-
KÖSE,
-
KÖSEGİL,
-
ÖZTÜRK (HACEY GİL),
-
KAYA (KAYAGİLLER),
Ayrıca Ödek Köyüne gelip yerleşmiş bir aile daha vardır. BANAKLAR. Banak Köyünden
gelmişler. Soyları yürümemiş, zürriyetleri tükenmiştir. Bunun üzerine, tüm malları
YÖNÜZE OBASINCA taksim edilmiş.
Aile büyüğümüz Yusuf Efendi, "Yusuf Efendi
" Meno (Menekşe) Hatun 1.a ile evlenmiş. 2 oğlu
2 kızı olmuştur.Fato (A), Mılla Ahmet
(B),Kara Cuma (C) ve Nevruz(D) adında
4 çocuğu olmuş. Fato Banak'a gelin
gitmiş. Nevruz'u eviçinde damat Hasan Ef. (ZA) ile evlenmiş. Hasan Ağa gillerin
atası olanbu zat ayrılıkta 2 hissenin
1'i Kara Cuma'ya kalmış, 1'i de Hasan ağa gile bu yolla intikal etmiştir.
İki
oğlundan Mılla (Molla) Ahmet’in çocuğu olmamıştır. Mılla Ahmet, atına sahip olmak
amacıyla Divrikli Osman tarafından zehirlenmiş ve Odur (Kayadibi) Köyü karşısına
kadar atının sırtında gelmiş ve orada attan düşerek ölmüştür. Çocuğu olmamıştır.
Kara Cuma (Cuma Koca),
Yusuf Efendi’nin ikinci oğlu olan Cuma Koca, esmer, uzun boylu, yakışıklı yağız
bir Türkmen delikanlısıymış. Güreş tutar herkesi yenermiş. Güçlü kuvvetli imiş.
Kendine iyi bakarmış. Aile soyumuz Cuma Koca'dan sürmüştür. İlkin Cennet (C.a) evlenmiş
Haydar ve Ali adında 2 oğlu olmuş. Cennet Hatun vefat edince birkaç yıl bekar kalmış.
65 yaşlarında olmasına karşın delikanlı gibi dimdik yürürmüş. Yaşından dolayı Cuma
Koca diye tanınmıştır. Bir gün 75 yaşında iken Gönderen köyüne gezmek için gittiğinde
bir ev İnşaatı görmüş. Yaklaşıp selam vermiş. Çalışan Köylüler dalga geçmek için
“Hayrola dede ne has Geldin.” diye sorulduğunda mugallitlik olsun diye “Kız beğenmeye
geldim.” Demiş.Ak
saçlı, ak sakalllı birinin bu cevabına gülüşmüşler. İnşaatın sahibi de çalışanlara
moral olsun diye “Şu köşe taşını kaldırıp yerine koyarsan kızımı ana vereceğim.”der.
Cuma Koca da iddia üzerine taşı aldığı gibi köşesine koyar. Bu iddia onucu Gönderenli
kızı Elif (C.b) ile evlenmiştir. Bu evlilikten de Hasan, Mehmet ve Meno olur. Ailenin soyu Cuma Koca’dan
sürmüştür. Cuma Koca ilk olarak Cennet Hatunla evlenmiş ve 2 oğlu
olmuştur. Haydar ve Ali.
Cennet Hatun,
Kara Cuma (C)'nın ilk eşidir. Haydar ve Ali adında 2 oğlu olmuştur.
Elif Hatun, Kara Cuma (C) 65 yaşında iken ziyarete geldiği Gönderen
köyünde ağır bir çeğ taşını bir iddia sonucu kaldırıp köşeye koyduğu için ödül olarak
evlendiği ikinci eşidir.
Kara Cuma (C)-Cennet'in ilk oğludur. Yusuf Efendinin vefatıyla, ailenin
tüm gayri menkulleri Fatonun Banak'a gitmesi ve Mılla Ahmetin çocuğu olmaması sebebiyle
Nevruz ve Cuma'ya kalmıştır. Nevruzun hissesi oğlu Mahmut'a ve Kara Cuma'nın ki
(C) de oğlu Haydar'a kalmak üzere Haydar-Mahmut namına tapulanmıştır. Mustafa ve
Nergiz kızı Cennet ile evlenmiş ve bu Evlilikten Tatma (Fato), İbrahim, Halil, Yusuf,
Ahmet ve Kerziban olmuştur.
Cennet Hatun, Çatalgilin Mustafa ve Nergiz'in kızıdır. Kara Cuma oğlu
Haydar (CA) 'ın eşidir.
Fato (Fatma) Hatun, Karasarlı Haydargilin Ahmet Efendi (CA1-a) ile
evlenmiş, Sultanede ile değiş tokuş yapılmış. 2 oğlu olmuş, onlara kardeşi Haydar ve Ali’nin adını koymuştur. Haydaroğulları
gilin soyu buradan sürmüştür.
Sultan Ede, Karasarlıdır. İbrahim ve Gülüstan kızıdır. Fatma
Hatunun (CA1) karşılığında Sultanede (CB2.a) ile değişik yapılmış. Haydaroğullarının
kökenini oluşturmuş.
İbrahim Efendi, Haydar-Cennet oğludur. Hasan Kahya-Zeynep kızı
Nergiz Hatun (YA1A) ile evlenmiştir. Atatürk'ün öldüğü yıl 1938 de vefat etmiş.
Kerziban adında 1 kızı olmuş. Aşiretin en akıllısıymış. Misafirperverliği ile çok
çevre yapmış. Kadir Çavuş ile çok iyi dostlukları olmuş. Köyün bütün sorunlarını
birlikte çözmüşler. İbrahim Efendi vefat ettilkten sonra ölen Kadir Çavuş, vasiyeti
üzerine, Karşıgil Aile mezarlığına İbrahim Efendi’nin yanına defnedilmiştir.
Nergiz Hatun, Alabaşgilin (Aslan) Hasan Kahya-Zeynep kızıdır.
İbrahim Efendi (CA2) ile evlenmiştir.
İbrahim Efendi Nergiz Halanın tek kızıdır.
Amcası Yususf-Fato oğlu İsmail Karşıgil (CA4A) ile evlenmiştir.
Halil Efendi,
Haydar-Cennet oğlu. Mursallı Emine (CA3+a) ilk evliliği yapmış, Zöhre ve Kazım dünyaya
gelmiştir.Gönderenli kızı Fato (CA3+b)
ile ikinci evliliğini yapmış ve bu evlilikten Seher ve Hatice adında iki kızı olmuştur
Yusuf Efendi, Haydar-Cennet oğlu Yusuf, Ürüklü Hubuğülün kızı
Fato (CA4+a) ile evlenmiştir.
Fato, Ürüklü Hubuğülün kızıdır. Haydar oğlu Yusuf (CA4) ile
evlenmiştir.
Haydar Efendi, Yusuf-Fato oğlu. Vazıldan köyünden Elifgilin
Şemsi (CA4B.a) ile evlenmiştir.
Kerziban, Haydar-Cennet kızıdır. Amcası Ali-Selver oğlu Veli
(CB1) ile evlenmiştir.
Ahmet, Haydar-Cennet oğludur. Tamam (CA5+a) İbiş Sarı'nın nişanlısı
iken kaçırarak evlenmiştir. Bu evlilikten 1 kızı olmuş. Cennet 15 yaşında vefat
etmiş, kısa süre sonra da kendisi ölmüş.
Tamam Hatun, Sarıgillerin kızı. Sarıgilin İbiş'e nişanlı iken,
Haydar-Cennet oğlu Ahmet (CA5) 'te kaçarak evlenmiş. Cennet olmuş. Bu yüzden Yusube
ve Döyde birbirine girmiş, Ali Efendi öldürülmüş. Güllü bibi İbiş'e verilerek anlaşma
sağlanmış. İbşiş Güllü Bibiyi almamış o da evde kalmış. Ahmet ve kızı Cennet ölünce
2. kez Süleyman CB2A ile evlenmiştir. Mihriban ve Fatma olmuş. Süleyman Çanakkalede
şehit düşünce Himmet gilin Mustafa'ya kaçmış. O da ölünce Çatkara-Mağara köyünde
Hüseyin ile evlenmiş. Ondan Mustafa adında bir oğlu var.
Ali Efendi,
Kara Cuma-Cennet oğlu, Mustafa ve Cennet kızı 1250 doğumlu Selver (Peğler) Hatun
(CBa) ile evlenmiştir. Veli ve Mustafa olmuştur.
Selver Hanım, Çatal gillerden Mustafa
ve Zeynep kızıdır. Kara Cuma oğlu Ali (CB) ile evlenmiştir. Veli ve Mustafa’nın
anasıdır
Veli Efendi,
Amcası Haydar'ın (CA) kızı Kerziban (CA6) ile evlenmiştir. Bu evlilikten Ali, Zöhre
ve Gülüzar olmuş. İkinci evliliğini Fatik (CB1b) ile yapmış. Bu evliliğinden Müslüm,
Hüseyin, Eyüp ve Selver olmuş. Ağırbaşlı Bir insanmış. Ömrü çobanlıkta geçmiş. Gözleri
yeşilmiş. Kardeşi Cuma sık sık ziyaretine gelirmiş. Torunu İsmail Polat Ankara’da
zabıta idi. Veli Efendi 106 yıl yaşamıştır. Bu
uzun ömründe çok çalışmış ve unutulmaz anılar bırakarak aramızdan ayrılmıştır. Önce
Amcası Haydar'ın kızı Kerziban (CA6) ile evlenmiştir. Bu evlilikten Ali, Zöhre ve
Gülüzar olmuştur. Sonra, Yellice köyünden Gürük Hocagilin Muhammed-Nazlı kızı Fatik
ile ikinci kez evlenmiştir. İkinci evlilikten Müslüm (i910-1989), Hüseyin, Eyüp(1913-1993)
ve Selver(1925-1996) (Peğler) adında
dört çocuğu olmuştur.
Ali Efendi, Veli-Kerziban oğlu. Eviçinden Mustafa-Sultan Ede kızı Hatun Bibi (CB2D)
ile evlenmiş. Nadiye ve Zeynep adında iki kızı olmuş. 1930 da vefat etmiş.
1950
yılında ağtarladaki evin yapımına başlanılmış ve 1951 de bitmiştir. Şimdiki doğu
bloğuna 1952 yılında taşınılmıştır. Aynı yıl Batı bloğuna da simetrisinin yapımına
başlanılmış ve 1955 yılında Adıgüzel Efendi ve kardeşleri ile Müslüm Efendi ve kardeşleri
ayrılmışlardır. Adıgüzel Efendi doğu kanadına ve Müslüm Efendi ile kardeşleri evin
batı kanadına yerleşmişlerdir.
1965
yılı yazında Müslüm Efendi ve kardeşleri
Eyüp ile Hüseyin’in oğullar Veli ve Gazi ayrılmışlar, 3 ev olmuşlardır.
Eski
ev, şimdiki büyük ev ibicekte Müslüm’e düşmüş. Harman yeri , samanlık veahır
damı Hüseyin oğulları Veli ve Gazi’ye düşmüştü. Onlar da 1973 yılında iki eve ayrılmışlardır.
Türkelideki
ağıl ve arsanın tümü Eyüp Efendi’ye
düşmüştür.
Kaynak Kişiler:
Müslüm Karşı (Veli)
Adıgüzel Karşı (Mustafa)
Seher Karşı (Halil)
Hasan Karşıgil (Yusuf)
Cuma Karşı (Müslüm)
Mehmet Karşı (Müslüm)
Mahip Gedik (Esef)
Eyüp Karşı (Veli)
Kazım Karşıgil (Halil)
Mihriban Karşıgil (Musa)
Zehra Çiçek (Halil)
Elif Karşı (Adıgüzel)
Sakine Mucuk (Müslüm)
Halil Karşıgil (Kazım)
Hazırlayan: İbrahim Acun
E-Mail: ibrahimacun@yahoo.com
ibrahimacun@ttnet.net.tr
|